ŞEHİR YAŞAM PORTALI
Şehir ve Haber Portalı

EVLİLİK VE AİLE

Aşk ve evlilik konulu yazımızda evliliği söyle tarif etmiştik: Evlilik; karşı cinsten iki insanın, yeni bir ailenin temel taşlarını oluşturmak üzere yaptıkları sözleşmenin (nikâh) adıdır. Bu tanım, sosyolojinin ilk zamanlarına aittir. Dikkat edilirse evlenip hemen aile olmaktan bahsetmiyor. Zira iki insan biraraya gelince hemen aile olunmuyor. Aile olmak emek istiyor, zaman istiyor… Bu tür aile tanımlarının yapıldığı zamanlarda evlenen iki genç hayatın acımasız pençesine bırakılmaz; kollanır, gözetilir, önce, aile içindeki görev ve sorumluluklar, eş olma, anne-baba olma gibi fonksiyonlar uygulamalı olarak öğretilir, öğrendiklerini uygulama esnasında kontrol edilir; yanlış anlama ve/veya uygulamalar düzeltilir, sonrasında varsa yeni aile adayı küçük kardeşlere yer açmak için “yan aile” olarak evleri ayrılırdı. Fakat anne-babaları hayatta olduğu sürece müstakil aile olamazlardı.

Yan aile kavramı ve anlayışı günümüzde maalesef unutulmuştur. Yan aile; evlenen bir çocuğun, esas aileden ayrı bir evde yaşaması fakat ev içindeki karar ve uygulamalarda bağımsız davranırken ana prensiplerde esas aileye bağlılığını devam ettirmesi esasına dayanır. Bu şekilde oluşan yan aileler federatif yapıyı oluşturan eyaletler gibidir. İçeride bağımsız, dışarıda güçlü, sorunların çözümünde rahat. Sorumluluklar ve görevler olabildiğince paylaşıldığından herkes, en etkili ve yetkili olduğu alanda sorumluluk alırken en iyi bildiği işi de doğal olarak üstlenir. Böylece aile fertleri hem aşırı yüklenmeden kurtulur, hem de kurulan düzen sayesinde işler aksamadan yürür. Böyle bir ortamda da elbetteki insanlar stres, depresyon gibi hastalıkları tanımaz.

Günümüzün toplumsal yapısı, sosyo-ekonomik şartları maalesef ki bu tip bir aile yapılanmasına pek de izin vermiyor. Gerek iş/görev gibi nedenlerle gençlerin ailelerinden farklı ortamlarda yaşaması, gerekse günümüz şartlarında yapılan evlerin yeterince geniş ve aile içerisinde aile diyebileceğimiz yapıyı barındıracak nitelikte olmaması, en önemlisi ve belki de en acısı insanların inanç ve düşünce sisteminde eksen kayması, kültür erozyonuna maruz kalması geleneksel aile yapısına oldukça zarar vermiştir. Elbette ki biz de geçmiş zamanlardaki; -belki de o zamanın ruhuna en uygun olan- aile yapılarının olduğu gibi günümüze aktarılmasının mümkün olmadığını, hatta buna gerek de olmadığını biliyor ve aksini de söylemiyoruz.

Aile, toplumun çekirdeğidir. Nasıl ki bir çekirdek,kendisinden yetişecek bir bitkinin, ağacın cinsini, şeklini, vereceği meyveyi belirliyorsa, aileler de aynı şekilde bir toplumun yapısını, şeklini, dinamizmini, inanç, kültür ve yaşama biçimini belirler. Yani bir ailede yetişen insanlar o aileden öğrendiklerini, o ailenin genel karekteristik özelliklerine göre şekillendirdikleri kimliklerini ve varlıklarını aynen içinde yaşadıkları topluma aktarırlar. Böylece toplumlar, o toplumların içinde bulunan ve yine  toplumların alt birimleri, hatta ana birimleri diyebileceğimiz ailelerin rengine bürünürler. Bu sebepten dolayı toplumların ne şekilde olması isteniyorsa ailelerin o şekilde olması için gayret sarf edilmelidir.

Bir toplumu bozmak, özünden uzaklaştırmak isteyenler öncelikle aile kurumuna saldırırlar. Bilirler ki aileyi bozmak toplumu bozmaktır. Bizim toplumumuz üzerinde de bu bildik metod uygulanmıştır. Öncelikle aile yapısının kodları ile oynanmış, aile bağları gevşetilmiş, yer yer de koparılmıştır. Bu durum, toplumun yapısını da aynı şekilde etkilediğinden yapıda bozulmalar başlamış, toplum, dinamizmini ve savunma mekanizmasını bitirme noktasına gelmek suretiyle topluma doğrudan müdahale edebilmelerine uygun kıvama gelmiştir.

“Toplum bozuldu; aile düzenimiz alt-üst oldu, saygı-sevgi kalmadı…” diye feryat figan ederken acaba suçu üzerimizden atarak rahatlamaya mı çalışıyoruz diye insan sormadan edemiyor. Toplum ailelerden, aileler de fertlerden oluşuyorsa; toplumsal oluşum, değişim ve hareketliliklerde her bir ferdin bir şekilde etkisi olmuyor mu? Her bir fert, kendi etkisini ve sorumluluğunu samimi bir şekilde gözden geçirip önce kendisi harekete geçip sorumluluk alanında yapması gerekenlere odaklanmak zorunda değil mi? Bu sorumluluk alanı; kendisi, ailesi, akrabası, yakın çevresi, mahallesi… diye içeriden dışarıya doğru gelişen halkalar şeklinde değil midir? Eğer bu sorulara cevabınız “evet” ise içiçe geçmiş halkaların merkezindeki odak noktası niteliğinde olduğunuzdan önce kendinizden başlayıp, mensubu bulunduğunuz toplumun kriterlerine, zaman içerisinde ince eleyip sık dokuyarak meydana getirdiği sosyo-kültürel yapıya ne kadar uyduğunuzu, şikayet ettiğiniz konularda eksiklik ve hatalarınızı gözden geçirmeniz gerekiyor demektir. Sonrasında aile. Aile konusuna girerken sizinle çok hoşuma giden bir fıkrayı paylaşmak istiyorum:

Adamın birinin üç oğlu varmış. Büyük oğluna, -“oğlum namazını kıl” demiş. Büyük oğlan: -“Benden küçük iki oğlun daha var, onlara niye söylemiyorsun da bana söylüyorsun” demiş. Baba, bu sefer küçük oğlana gitmiş. Küçük oğlan da: -“Benden büyük iki oğlun daha var, önce onlar kılsın” cevabını vermiş. Son olarak ortanca oğlana da aynı teklifi yapınca O da: -“Büyük kılmıyor, küçük kılmıyor sen gelmiş bana söylüyorsun” deyince babanın sigortalar atmış: -“Ulan edepsiz saygısızlar! Siz kılmayacaksınız da bu yaştan sonra ben mi kılacağım” demiş.

Sizce de pek çoğumuzun durumu bu babanın durumu gibi değil mi? İşi başkalarına havale etmek, suçu başkalarında aramak, çözüme yanaşmamak, sadece şikayet etmek ençok yaptığımız şey değil mi?

Buradaki babanın, çocuklarına istediği şeyi yaptırma şansı maalesef çok fazla değil. Çocuklar, hatta bütün insanlar “sözden çok davranışa itibar ederler.” Eğer ki bir insan kendi yapmadığı birşeyi başkasından isterse karşı tarafın ilk tepkisi açıktan veya gizliden; “önce sen sap” şeklinde olur. İşin özü davranışlarla anlatmaktır. Söz, en fazla teferruat için gereklidir. Özü kabul etmeyen birisi için teferruatın ne anlamı olabilir ki?

Aile, sadece anne-baba ve çocuklardan oluşan bir yapı değildir. Bu sadece aile kavramı içerisindeki en küçük birimi ifade eder. Ne yazık ki günümüzde aile denilince akla sadece bu birim geliyor. Yazık diyorum çünkü çocuklar dede-nine şefkatinden onların aktaracağı tecrübi bilgilerden, yol göstermelerden mahrum büyüyorlar. Anne-babalar aile olmayı ve aile yönetmeyi kendi kendilerine öğrenmek zorunda kalıyorlar. Kontrol mekanizmasından, yeri geldiğinde sığınabileceği limanda yoksun, zaman zaman güçlerinin kat be kat üstündeki yüklerin altında eziliyorlar. Dede-nine ise cıvıl cıvıl ev ortamına, hayatın akışına, günlerin koşturmacasına tempo tutmuşken çoluk-çocuk ayrılıyor, işten emekli oluyor, tempo düşüyor, işe yaramadıkları hissine kapılıyor; psikolojik çöküş… Ardından hastalıklar ve yalnızlığın artan acısı. Direkt yada doğrudan hemen herkes bir şekilde etkileniyor. Sağlığında horlanan, dışlanan dede-ninelerin mezarları başında çekilen fotoğraflarla yapılan pişmanlık içerikli sosyal medya paylaşımları sanırım sizin için de bir anlam ifade etmiyordur.

Ailenin çapı ne olursa olsun her ferdin mutlak bir sorumluluk alanı vardır. Herkes kendi alanını en iyi şekilde doldurmak, sorumluluklarını yerine getirmek zorundadır. Aile içi yardımlaşma mutlaka olmalı ancak gerekmedikçe kimse kimsenin sorumluluk alanına girmemelidir. Biz burada o konuya girmeyeceğiz ama çocuk eğitiminde Kur’an ve Sünnet’in düsturlarından, Resulullah (SAV)’in eğitim ve irşad metodlarından faydalanılmasını tavsiye etmeden de geçemeyeceğiz. Zira, 30 yılı aşkın bir süredir yaptığımız aile, çocuk gelişimi ve eğitimi konularındaki araştırma ve çalışmalarımızda doğudan batıya pekçok ülkede ortaya konmuş yüzlerce kaynaktan ve uygulamadan çıkardığımız sonuç: İnsan ürünü hiçbir çalışma, sistem ve metod, Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu düsturların önüne geçememiştir.

Elhamdülillah!

Dikkatinizi Çekebilir: