ŞEHİR YAŞAM PORTALI
Şehir ve Haber Portalı

BİLİM AŞKA MAĞLUP

BİLİM AŞKA MAĞLUP
15 Temmuz, Türkiye için artık önemli bir gün. Öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllarda da bu önemini koruyacak. Bizim bugünkü çalışmalarımız, belki de yarın çocuklarımızın “15 Temmuz’da ne oldu? Niçin bu kadar önemli? Şeklindeki sorularına vereceğimiz cevaplara hazırlık olacaktır.

Bugün için 15 Temmuzda ne olduğuna vereceğiniz cevap tamamen, nerede durduğunuza, bilgi birikiminizin ne olduğuna, perspektifinize ve inanç durumunuza göre değişecektir. Değişmeyen tek gerçek ise o gün yaşananlardır. Olaya batılı perspektiften bakarsanız; aptallık, İslâmî perspektiften bakarsanız iman gücü olarak görürsünüz.

Bilimsel bakış sergilemek isterseniz iş daha da çetrefilli bir hâl alır. Tankın önüne yatarak durdurmaya çalışmayı, savaş uçağına, helikopterine taş atarak karşılık vermeyi, üzerinize kurşun yağdıran insan müsveddelerinin üzerine yalın kılıç dahi olmadan yürümeyi vs. vs. hangi bilimin hangi kuralıyla izah edebilirsiniz ki?

Biz olaya, daha dişe dokunur birşeyler söyleyebilmek için kendi alanımızdan; sosyolojik pencereden bakmaya çalışıyoruz. Ancak öyle bir yere geliyoruz ki; sosyoloji de ellerini kaldırıyor, “buraya kadar” diyor. Zira biz, eski tabirle “nev’i şahsına münhasır” bir milletiz. Bazen “bir bardak suda fırtına koparırız”. Bazen de büyük sıkıntıları hafife alırız. Üzerimize gelen tankın önüne yatarız. Tepemize yağmur gibi kurşun, bomba yağdıran uçağa, helikoptere taş atarız. Dünyanın hemen hemen her yerinde silah sesini duyan yere yatar, biz ısrarla o yöne bakar, hatta daha iyi görebilme için parmaklarımızın üstüne kalkarız. Onun ailesi, çoğucu var, ona birşey olmasın diye çatışma alanında yaralı silah arkadaşının üzerine yatacak kadar da gözü kara, merhametli, vefalı, diğergâmız. Yaşamayı, yaşatmayı sevdiğimiz kadar yeri gelince ölüme de düğüne gider gibi gideriz. Hele ki ucunda şehitlik gibi ulvî bir mertebe varsa; değmeyin bizim ölürkenki keyfimize! İşte bu ve benzeri hasletlerin hepsini birden, başka bir millette bulamazsınız.

Millet deyince akla ilk gelen tanım, ilk çağrışım var ya, artık o da değişti. 15 Temmuzda sosyolojinin ne kadar millet tanımı, milleti oluşturan unsurlar, millet olmanın gerekleri gibi milletle ilgili tanım, kategorize ve kıstasları varsa hepsini alt-üst ettik. Herkes, soyunu-sopunu, ırkını, kökenini, dilini velhasıl ayrılık gibi görünen ne varsa hepsini elinin tersiyle iterek, daha önce planlayarak, anlaşarak ortak bir karara varmanın mümkün ve ihtimal dâhilinde olamayacağı şekilde, vatan, bayrak, devlet, istiklâl, ortak gelecek ve daha sayamayacağız ortak değerlerine sahip çıktı. O gün aslında herkes ortak değerlerimizin ayrılıklarımızdan ne kadar fazla olduğunu gördü ve bunu bütün dünyaya gösterdi. E artık onlar da, dünyanın başka bölgelerinde sergiledikleri oyunun, dalaverelerin bizim insanımıza sökmediğini, bizim insanımızı birbirine düşürmenin o kadar da kolay olmadığını anlasınlar değil mi?

İnsanları “kurşuna kafa tutturan”, ölüm riskinin ne kadar yüksek olduğunu bile bile üstüne üstüne yürüten duygu, tahrik unsuru neydi? Ölüm isteği yani topluca intihar girişimi olamaz. Bunun için kitlesel cinnet halinin olması gerekir. Cinnet halinde davranışların tetikleyici unsuru şuur halinden şuur altına iner. Burada mantık sisteminin işlevi minimal düzeydedir. Bunun yerine, zamanı, şartları, ortamı uygun olmadığı için şuuraltına itilmiş, bastırılmış duygular, kontrol mekanizması olan mantık sisteminin çok zayıflaması veya devre dışı kalması sonucu tekrar aktifleşir ve kişiyi kontrolsüz davranışlar sergilemeye sevkeder. Oysa ki 15 Temmuz’daki davranışların –birkaç münferit olay hariç- tamamı kontrollü davranışlardır.

Korku-panik desek bu duygunun tepkisel davranışı “kaçış, uzaklaşma” şeklinde tezahür eder. Burada tam tersine olayın üstüne gitme var.

Menfaat-çıkar beklentisi desek, öldükten sonra insana fayda sağlayacak ne çıkar olabilir ki? Velhasıl insan aklına gelebilecek ihtimalleri iyi yada kötü demeden değerlendiyoruz fakat hiçbir makul ve mantıklı sonuca varamıyoruz.

Geriye bir tek şey kalıyor; sevgi! Peki ama mal-mülk, makam-mevki, eş-dost, ana-baba, çoluk-çocuk sevgisi gibi dünyada olan ve sadece yaşayanlar için bir anlam ifade eden sevgilerden ölünce uzaklaşılacağı endişe ve korkusunu burada nereye koyacağız? Bu sorunun cevabını; yukarıda birkaç örneğini verdiğimiz toplumsal karekterimizi irdeleyerek bulabiliriz. Sadece “ben merkezli” düşünen, hayattaki herşey sanki kendisi için yaratılmış da kendi dışındaki kimsenin hiçbir önemi yokmuş anlayışında olanlar “O Gece” zaten ortalıkta yoktu. Sokaklardakiler de, kendini kendi yapan değerlerini kendi nefsinin çok üstünde görenlerdi. Onlar, büyük aşkları küçük zevklere feda etmeyecek donanıma sahip insanlardı.

Ziya Paşa’nın Hürriyet Kasidesi’nde dediği gibi:

“Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten”

Her ne kadar “şiire anlam vermeye kalkmak güzelim bülbülü eti için kesmeye benzer” denilse de yakın geçmişteki Türkçemizi maalesef anlayamayan gençler için açıklamasını da yazalım:

“Ey hürriyetin güzel yüzü, sen ne büyüleyici imişsin.
Esaretten kurtulduk derken (bu sefer de) senin aşkının esiri olduk. ”

İnsanlar birşeyi canlarını verecek kadar seviyorsa bunu ifade etmek için “aşk” tabirini kullanırlar. Bağımsızlık aşkı, onun üzerinde yaşayacağı; vatan aşkı, onun sembolü; bayrak aşkı, onların teşkilatı; devlet aşkı, devletle millet arasındaki bağı kuran; demokrasi aşkı, iman ve inandığı değerlerin aşkı, … aşkı, …aşkı. Belki hekesin aşkı farklıylı ama aşkların birleştiği nokta aynıydı. Hele bir de Ziyan Paşa’nın tabiriyle “aşka esir” (aşka aşık) olunmuşsa bilimin söylecek fazla birşeyi kalmamıştır. Yapacağı şey en fazla “durum tesbiti” yapmaktır. Buna göre diyebiliriz ki: O gece bilim aşka mağlup olmuştur!

O gece, hem aşkımızı, hem de aşkımız uğruna neler yapabileceğimizi ortaya koyduk. Dünyaya demokrasi getireceğini, demokrasi savunucusu olduğunu iddia eden devletlere de demokrasi dersi verdik. Alan alır… Bize düşen; ogün bizi biraraya getiren ortak değerlerimizi herzaman canlı tutarak birliğimizi ve dirliğimizi korumaktır. Senaryolar değişse de düşmanlıklar değişmeyecektir.

Bırakalım düşman düşmanlığını yapsın, biz aşkımıza sahip çıkalım.

Dikkatinizi Çekebilir: