ŞEHİR YAŞAM PORTALI
Şehir ve Haber Portalı

AŞK ve EVLİLİK

Aşk, insanlara dizilerle, filmlerle, internetle vesair toplu iletişim araçlarıyla lanse edilmeye çalışıldığı gibi karşı cinsten iki insanın birbirlerine duyduğu ilgi ya da sevgi değildir. Evet insanlar arasında da aşktan söz edilebilir ama bize lanse edilenler genellikle aşk değil, beğeniden öteye gitmeyen bir duygudur. Zira aşk, zamana ve şarta bağlı olarak gelişen ve şartlar ortadan kalktığı zaman biten bir şey değildir. Örneğin zengin yahut da şan şöhret sahibi bir erkeğe ya da güzel bir kadına duyulan ilgi, beslenen sevgi, sahip olunan bu değerler ortadan kalkınca bitiyor ise bunun adına aşk denilemez.

O halde aşk nedir?

Aşk; insanın iç dünyasında yaşadığı bir duygudur. Duygular da çok çeşitli, yoğunlukları farklı, kişiye etkileri ve dış dünyaya (davranışlara) yansıması değişik şekillerde olduğundan hiçbir tanım, hiçbir duyguyu tam olarak ifade edemez. Hele ki bu duygu aşk gibi yoğunluğu yüksek bir duygu ise. Bazı duygular yoğunluk derecesine göre başka isimler de alırlar; mesela, yoğunluğu fazla olan sevince coşku, üzüntüye elem vs. denilir. Ancak söz konusu aşk olunca yoğunluk deyimi burada yetersiz kalıyor. Sevginin zirvesi oluyor, aynı zamanda sevgiden de farklı bir şekle bürünüyor. Sevgi, insanın iç dünyasında yaşadığı bir duygu iken aşk topyekûn insanı etkiliyor. Kimi ne kadar etkilediği de aşkın tipine, şekline ve etkileşimde olduğu kişinin aşka duyarlılığına, anlayışına, beklentilerine ve direncine göre değişiyor.

Kimileri aşktan uzak durulabilineceğini savunurken kimileri de aşka karşı koymanın da isteyerek aşık olmanın da mümkün olmadığını, aşkın kime, ne zaman, nasıl ve nerede geleceğini bilmenin ve belirlemenin de imkânsızlığını savunurlar.

Filozoflar, psikologlar, mutasavvıflar velhasıl insanın ruh ve duygu dünyasıyla ilgilenen hemen herkes kendi perspektifinden gördüğüne göre aşka anlam yüklemiş, aşkı tanımlama gayretinde girmiştir. Meselâ İbn Hazm aşkı; “ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölüştürülmüş parçalarının birleştirilmesi” olarak tanımlıyor, felsefesini de bunun üzerine inşa ediyor. Buna göre; Allah tarafından yaratmış tek parça sevgi yine Allah tarafından farklı insanlara paylaştırılıyor. Buradan hareketle de; “aşık’ın maşukta bulduğu aslında kendisinin bir parçasıdır” diyor.

Bazı mutasavvıflar da “aşk; ikinin birde yok olmasıdır” diyor. Âşık, maşukta yok olmadıkça aşktan bahsedilemeyeceğini, öyle olunca da ikiden bahsetmenin mümkün olamayacağını savunuyorlar. Bu görüşler, düşünceler, söylemler uzayıp gidiyor. Ancak hepsinin de ortak noktası: “Sevgi”. Aşk, ister sevginin yoğun hali, ister zirvesi, isterse bitişin başlama noktası olarak alınsın sonuçta sevgisiz, aşktan söz edilemeyeceği noktasına varılıyor. Aşk için söylenen ve söylenebileceklere bir virgül koyarak başlığımızın ikinci kavramı olan evlilik konusuna geçelim.

Evlilik; karşı cinsten iki insanın, yeni bir ailenin temel taşlarını oluşturmak üzere yaptıkları sözleşmenin (nikâh) adıdır.

 

Evlilikte esas olan nedir? Başka bir ifadeyle bir evlilik yapılırken göz önünde bulundurulması gereken kriterler nelerdir?

advertising

Elbette ki her insanın kriteri, inanç grubuna, kültür çevresine, yetişme şekline ve kişisel eğilimlerine göre farklı olacaktır. Bununla beraber her evlilik için “olmazsa olmaz” ve “olursa olmaz” kriterler vardır. Bunların en başında da hiç şüphesiz sevgi gelmektedir. Birbirini sevmeyen iki insanın bir ömrü acısıyla tatlısıyla, sevinciyle kederiyle paylaşması beklenilemez. Ne var ki evlilikte sevginin önemi çoğu zaman gerektiği gibi anlaşılmıyor. Zira bu konu oldukça esnek, bir o kadar da istismara açık olduğundan ard niyetli insanlar tarafından algı operasyonunda kullanılıyor. Sağlam bir yuva kurmak için aranan şartlar sevgi kavramının gölgesine bırakılıyor. Hatta daha da ileri gidilerek evlilikte tek şart sevgi imiş, sevgi olursa başka bir şeye gerek yokmuş gibi bir hava estiriliyor. Ancak toplumsal gerçekler hiç te öyle demiyor. Meselâ, evlendikten birkaç ay sonra ayrılmaya kalkışan gençlere, “niçin evlendiniz?” diye sorduğumuzda aldığımız cevap; “âşık olduk” olunca, “niçin boşanıyorsunuz?” Sorusuna alacağımız cevap “aşk bitti” olması gerekmiyor mu? Öyle ya evliliğin sebebi aşk ise boşanmanın gerekçesi de aşk olmalı, değil mi? Ama öyle olmuyor. Çoğunlukla “anlaşamıyoruz” deniliyor. İşte hayatın gerçeği burada karşımıza çıkıyor. Madem ki evlilik; hayatı paylaşmak üzere yapılan anlaşmadır, o halde evlenecek çiftin ilk önce, ömür boyu anlaşıp-anlaşamayacağına bakması gerekiyor. Bize göre geriye kalan bütün şartlar bu anlaşıp-anlaşamayacağı sorusuna cevap olmak için vardır.

Öyle ise bu şartlar neler olabilir?

İlk şart sevgi dedik. Sonrasında denklik gelir. Eşitlik demiyoruz dikkat edin; denklik. Kadın-erkek arasında ister kişilik kastedilsin, isterse statü kastedilsin, eşitlik yerine denklik tabirinin kullanılmasından yanayız. Eşitlik; birinin diğerinin aynısı olmasını ifade eder. Denklik ise aynı değil fakat aynı seviyede demektir. Hele şimdilerde işi biraz daha ileri götürerek ortaya “ruh ikizi” diye bir kavram attılar. Biz çiftler arasında “eşitlik” anlayışıyla başa çıkamazken birde “ikiz” türedi. Evlilik, biri diğerinin tamamlayıcısı olan iki cinsten iki insanın biraraya gelerek oluşturduğu tam bir bütün değil midir? İki tane sağ veya iki tane sol ayakkabı bile bir çift ayakkabı sayılmıyor, bir işe yaramıyor, bir değer ifade etmiyor iken birbirine eşit veya birbirinin ruh ikizi iki insan nasıl biraraya gelerek bir aileyi oluşturabilir? Ailede annenin görevini baba, babanın görevini anne üstlenemez. İkisinin de kodları farklıdır. Misyonları farklıdır. Aynı şekilde eşler de birbirlerinden karşı cinsin sahip olduklarını beklerler. Her yarım, bütün olmak için diğer yarısına muhtaçtır. Bu yarımların biri diğerinin aynısı değildir fakat biri diğerinden daha az veya daha çok değerli de değildir. Hatta biri olmadan diğeri tam bir değer ifade etmeyeceğinden birinin değeri diğerine bağlıdır. İşte bizim denklikten anladığımız da budur. Statü bağlamında da insanların biri diğerinin tıpa-tıp aynısı olamayacağına yâni birebir eşit olamayacağına göre burada da denklik en uygun kavram ve anlayıştır.

Denklik nerelerde olmalıdır?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi herkesin kriteri aynı olmayabilir fakat evliliğin ileri aşamalarında fazla sorun yaşamamak için genel olarak inanç, eğitm, kültür, sosyal yaşantı, ekonomi, hayata bakış ve hayattan beklentiler noktalarında denkliğe dikkat edilmesi, aradaki farkın ileride telafisi zor olumsuzluklara yol açmayacak seviyede olmasının göz önünde bulundurulması tavsiye edilir. Görücü usulü diye küçümsedikleri evlenme şekli aslında tam da bu işe yaramaktadır. Bu tür evliliklerde; baba, amca, dayı gibi büyükler soyunu-sopunu, ailenin gençleri evlenecek adayların huyunu-suyunu, konu-komşu, ailelerin genel yapısını bilir veya araştırır. Gençlere de sadece birbirlerinin boyunu-posunu beğenmek kalmaktadır. Yâni birbirlerini sevmeleri.

Sevmek için illa gezip tozmak, meşru olmayan şekillerde bir arada bulunmak gerekmiyor elbette. Maalesef, dizilerle, filmlerle, basın ve sosyal medya aracılığıyla nikâhsız kadın-erkek ilişkilerini o kadar gözümüze soktular ki artık toplum olarak normal karşılamaya başladık. Adına da “aşk” demezler mi? Buyurun cenaze namazına.

Elbette ki bunu bir defada yapmadılar; öncelikle insanların temiz duygularına hitap ettiler. Her insanda bulunan saf, katışıksız sevgi hissini kullandılar. Herşey masumaneydi. İki genç birbirini sever, mektuplaşırlar, konuşurlar ama birbirlerine dokunmazlardı. Bu gençler o kadar iyi insanlardır ki izleyici birbirine yakıştırır, evlenmelerine engel olanlara düşman olurdu. Bir süre sonra filmlerimizde kahramanlarımızın tavırları değişmeye başladı. İzleyici de yavaş yavaş verilen her zehiri yedi. Elele tutuştular, sarıldılar, öpüştüler, yatağa girdiler, aynı evde yaşamaya başladılar ve nihayet evlilik dışı çocukları oldu. Bizim izleyici hepsini kabul etti. Hatta doğacak çocuğa verilecek isim için sosyal medyada bloklar açıldı, sanal mevlit okutanlar bile oldu.

Nihayet gayri meşru ilişkinin adı aşk oldu. Zina kavramı unutuldu. Gayri meşru ilişki gönüllü olursa aşk, gönülsüz olursa tecavüz oldu. Tecavüzü hemen herkes lânetleyip karşısında olurken zinayı (yeni adıyla aşkı) normal görmeye başladı.

Eminim ki pekçoğumuzun aklına şu soru gelmiştir: “Mademki bu, bizim inanç, ahlâk, kültür değerlerimize yapılan bir operasyondur, o halde bunu kim niçin yapmıştır? Bundan çıkarı nedir?” Cevabı, konusu aile olan bir sonraki yazımıza bırakalım ve bir soru da biz size sorarak konumuzu noktalayalım: Bazı gençler, “evlilik aşkı öldürüyor” diyerek evlenmeye yanaşmıyorlarmış. Sizce, evlilik aşkı mı öldürüyor yoksa zinayı mı?

Dikkatinizi Çekebilir: